İSTİKBAL MARŞI
2/8/2008
İSTİKBAL MARŞI
Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!
Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!
Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!
Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!
Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!
Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!
Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!
O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllar süren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,
Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!
İşte Cem Yılmaz'ın yazdığı istikbal marşı
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İSLAM GÜZELDEN YANA
16/6/2008
Fakiri doyurmak var
Haklı'yı kayırmak var
Kötüyü ayırmak var
İslam güzelden yana
Yolda kalmışa el at
Garibe acı hayat
Olmaz kardeş yan gel yat
İslam güzelden yana
İlim öğren ibadet
Ölüm önümüzde set
Kurbanda bol, bol ye et
İslam güzelden yana
Kula kul hiç olunmaz
Mecnuna yol sorulaz
Gönül,hatır kırılmaz
İslam güzelden yana
İnsansa zülum etmez
Cimriye para yetmez
Alimdir koyun gütmez
İslam güzelden yana
Kafirse zalim olur
Zekat bereket bulur
İnsan hu diye solur
İslam güzelden yana
Allahı bilen onar
İmanlı od'a yanar
O isterse su çağlar
İslam güzelden yana
Kaderin neyse yaşa
Yollar çıkarmış arşa
Kötü şeymiş kargaşa
İslam güzelden yana
Güzel gülü dermek var
Kötüyü sarmak var
Bak sonunda mezar var
İslam güzelden yana
İslam sevgi demektir
İslam saygı demektir
İslam emek demektir
İslam güzelden yana
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İÇİMİZDEKİ PUTLARI KIRMAK
16/6/2008
İçimizdeki putlar; istek ve arzularımızın icat ettiği, kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz putlar. Ömrün her geçen yılıyla, diğerlerine birini daha eklediğimiz putlar. Öyle ki puthaneye dönüyor gönüllerimiz günbegün. Çocuk kalbimiz; makam, servet, şöhret ve daha pek çok şeyin ihtirasıyla kirleniyor.
İnsan kendini müstağni görmeye görsün, hevasını tanrılaştırır. Hevasını yegane referans görerek, aklını, ihtiraslarını putlaştırır. Kendini ilahi emirlere karşı lâyüs’el, yaptıklarından sorumsuz; yüce bir otoriteyi, onun koyacağı sınırları lüzumsuz görür. Hatta bunu özgürlüğünün bir kısıtlanması, hayatına bir müdahale olarak addeder.
Kur’an’da insanın bu hali acıklı bir manzara olarak tasvir edilir. Bütün acizliğiyle insanın tanrılığa soyunması şaşılacak bir şeydir: “Nefsinin arzularını kendisine ilah edinenin haline hiç baktın mı?” (Furkan 25/43)
Kitabın olmadığı kalpte, nefsani arzuların kışkırtıcılığı vardır. Ayetlerin arındırmadığı bir nefis ihtiraslarının, hayvani temayüllerinin kurbanı olmuştur. Süfli arzularının peşinden sele kapılan bir çöp gibi sürüklenip gitmiştir.
Hevaya uymak, cehaletin bir ürünü. İlimden, hikmetten, irfandan nasibi olmayan bir insan başka türlü nasıl davranır ki? Çünkü ilmi olan birinden aczinin farkında olması, ilâhi emirlere boyun eğmesi beklenir. Gerçi kimi zaman, ilmi de geri plana atar insan. Dünyevi menfaatlerin büyüsüne kaptırır kendini. Nefsani istek ve arzuları ağır basar. (Rum 30/29)
Kur’an’daki şu misal meseleyi kristalize etmesi bakımından çok anlamlıdır: “Onlara, kendisine âyetlerimizi sunduğumuz adamın kıssasını da anlat; o, âyetlerden sıyrılıp çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı, en sonunda da helak olanlardan oldu. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü...” (A’raf 7/175,176)
Müfessirler bu kimsenin İsrail Oğullarından alim bir kimse olduğunu söylüyorlar. Adı Belam b. Ebr veya Baûra. Allah ona ilim irfan vermiş, gizli ism-i azamını öğretmiştir. Ama bu kimse gün gelmiş dünyevi çıkarları için bütün bunları çiğneyip geçmiştir. Hz. Musa’ya(a.s) veya Hz. Yûşa’ya(a.s) destek olacağı yerde zalimlere arka çıkıştır. Yani dünyevi menfaatini putlaştırmış, heva ve heveslerini tanrılaştırmıştır. Bunun üzerine lanetlenmiş, alçak bir duruma düşmüştür. (İbn Kesir, II, 64; Elamlılı, IV, 176)
Öte yandan kitap tanımazlığın ve cehaletin savurduğu milyonlarca insan! Modern zamanın daha çok kazanma, daha çok tüketme büyüsüne kapılmış koca bir güruh! Heva ve heveslerinden başka kutsal tanımayan kalabalıklar! İnsanın sömürülmesi, kadının istismarı, çocukların canlı canlı katli! Kur’an aynı soruyu bir başka yerde tekrarlıyor: “İstek ve arzularını ilah edineni gördün mü?” (Casiye 45/23)
Kur’an’a göre insanın nefsani arzularından uzaklaşması en büyük erdem. Dünyada huzur ve saadeti, ahirette en büyük mükafâtı mucip. Bu noktada şu ayeti okumalıyız: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan alıkoyanın(ve nehe’n-nefse ani’l-hevâ) varacağı yer cennettir.” (Nâziât 79/40,41)
Bilinen bir hadistir. Sahabe-i Kiram’dan bir grup savaştan dönmüş ve Resulüllah’ın yanına uğramış. Resûl-i Ekrem: “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” buyurmuş, “Siz, küçük cihattan büyük cihada geldiniz.” Sahabe-i Kiram: “Yâ Resûlallah? Nedir büyük cihat?” diye sormuş. Peygamber Efendimizin cevabı dikkat-i şayandır:“Büyük cihat, kulun hevasıyla mücahedesidir(Mücâhedetü’l-abdi hevâhü).” (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s.198; Hatib Bağdâdi, Tarih, XIII, s.15)
Allah Resulü böylelikle çarpıcı bir şekilde bu konuya dikkat çekmiş. Bu işin müminin hayatında ne büyük bir önemi haiz olduğunu vurgulamış. Ve Yüce Resul bunu hayatında iken en mükemmel seviyede yapmış. İnsanlığı zevalden kurtarıp, kemal mertebesine yükseltmiştir.
İstek ve arzuları putlaştırmanın zirveleştiği bir dönem bizim yaşadığımız. Daha çok kazanmanın, daha lüks yaşamanın, şöhretin zirvelerinde dolaşmanın; bütün bunlara ulaşmak için her türlü pespayeliği meşru görmenin hüküm ferma olduğu bir devir. İnsan, insanlığından çıkıp hiç bu kadar bayağılaşmamıştı belki tarih boyunca! İnsan gönlü hiç bu kadar kararmamış, bu kadar çok putla dolmamıştı!
O halde büyük cihat, hâlâ büyüklüğünü; riyâzet ve mücahede yolu ehemmiyetini koruyor! Bir İbrahim bekliyor, gönül kabemiz! Bir feth-i mübinin, bir asay-ı Muhammed’in özlemini çekiyor!
Selam ve dua ile
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÖZGÜRLÜK ve ALLAHIN ÇİZDİĞİ SINIRLAR
16/6/2008
Bizi insan olarak var eden kudret sahibi, insanlığımızı koruyarak yaşamanın yollarını da göstermiştir. İslâm’ın insanı “sorumlu varlık” olarak görmesi, bu çerçevede temel bir öneme sahiptir.
İslâm dışı inanç ve düşünce sistemleri ise, özellikle modern kültür insanı “özgür varlık” olarak tarif eder. Modernitenin hayatın temeline yerleştirdiği en temel kavramlardan birisidir “özgürlük.” İslâm’ı bugünün modern değerler ekseninde anlama ısrarında olanların yaygın olarak düştüğü hatalardan birisi, diğer inanç ve düşünce sistemleri gibi İslâm’ın da insanı “özgür varlık” olarak gördüğünü söylemeleridir. İslâm’ın kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için getirdiği çözümleri de bu yaygın hatayı delillendirmek için kullanırlar. Evet İslâm’ın köleliği teşvik etmemek, her fırsatta köle azadına yönlendirmek gibi tedbirlerle köleliği ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar getirdiği bir vakıadır. Ancak bizim burada kasdettiğimiz, köleliğin karşıtı olan özgürlük değildir. Kölelik/özgürlük meselesini konuşurken, aynı kelimeleri kullanmak zorunda olduğumuz için bir zihin kayması durumu yaşıyoruz. Yoksa hukukî anlamdaki kölelik/özgürlük ile varoluşsal anlamdaki kölelik/özgürlük arasında uçurumlar vardır. Kölelerin Özgürlüğü Özgürlerin Köleliği Efendimiz s.a.v.’in azatlı kölesi ve evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi r.a. düşünelim. Küçük yaşta Mekke’de köle olarak satılmış, Hz. Hatice r.anha validemizin yeğeni tarafından satın alınarak kendisine hediye edilmişti. Nihayet Efendimiz s.a.v. ile evlendiğinde, Hz. Hatice r.anha validemiz Zeyd’i O’na hediye etmişti. Babası, amcası ve akrabaları aradan yıllar geçtikten sonra Zeyd’in yerini öğrendiler. Mekke’ye, Efendimiz s.a.v.’in yanına giderek, bedelini ödeyip Zeyd’i geri almak istediklerini söylediler. Efendimiz s.a.v. Zeyd’i çağırttı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti: – Bunları tanıyor musun? – Evet; bu babam, şu da amcam. – Ben de tanıdığın bildiğin kişiyim. Şimdi bir karar ver. Ya beni, ya onları tercih et. – Ben hiç kimseyi sana tercih etmem. Sen benim için hem baba, hem amcasın! Zeyd’in bu kesin tavrı üzerine babası ve amcası tepkilerini hayli enteresan bir ifade kullanarak dile getirdiler: – Yazıklar olsun sana! Köleliği özgürlüğe, babana, amcana, ev halkına tercih ediyorsun ha! (İbn Hacer, el-İsâbe, 2/598-599) Bu hadiseden sonra Efendimiz s.a.v., halkı şahit tutarak Zeyd’i azat edip evlat edindiğini ilan edecektir. Zeyd b. Hârise r.a.’ın tercih ettiği şey özgürlük müydü, kölelik mi? Bir de “hevasına kulluk edenler”i yani nefsinin boş ve saptırıcı isteklerine boyun eğenleri düşünelim: “Hevasını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine saptırmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne perde çekmiştir. Artık onu Allah’tan başka kim hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Câsiye, 23) Bu ayette anlatılan kişinin belirgin bir özelliği var: Heva ve heveslerini, yani nefsî ve şeytanî arzuları ilâh edinip, onlara kulluk kölelik etmek. Şimdi düşünelim, gerçek köle kim? Zeyd b. Hârise r.a. mı, yoksa bu ayette anlatılan kişi mi? Bunlardan ilki hukuki olarak “köle”dir. Efendisinin tasarrufu, emir ve tahakkümü altındadır. Ama bizatihi bu durum, efendisini ailesine tercih etmesinin de sebebidir. İçinde bulunduğu “hukuki kölelik” durumu, onun hakikati görmesine ve sadece Hakk’a kulluk etmesine mani değil, tam tersine vesile! Ayette anlatılan kişi ise, içinden her geçeni, aklına her geleni yapacak kadar özgür. Ama kendine tutsak. Bu duruma o ve onun gibiler “özgürlük” diyor. Bu durum onu, gerçek ve tek İlâh’a boyun eğmekten alıkoymuş, nefsini ve şeytanı ilâh edinmeye sevk etmiştir. Özgürlük adı altında gerçek kölelik yani… Bir İlim Üzerine Sapmak Anılan ayet son derece ilgi çekici bir noktayı dikkatimize sunmaktadır: Bu kimse bu durumu, “bir ilim” üzere yaşamaktadır. Müfessirler ayetteki “alâ ilmin” ifadesinin birkaç şekilde anlaşılabileceğine dikkat çeker: 1. Allah Tealâ’nın, ezelî ilmiyle bu kişinin gerçek yüzünü ve geleceğini bilmesi, “hak ettiği için” kendisini saptırması. 2. Bu kişinin, kendisine hakikatin bilgisi ulaştığı halde, ona kulak asmadığı için saptırılması. 3. Bilgisini esas alarak sapması. (İbn Kesîr, 4/191; Elmalılı, 6/4321) Bu anlamların hepsi birbirini teyit eder. Ancak üçüncüsü hayli ilgi çekicidir: Bilgide ulaştığı seviyenin başını döndürmesi sebebiyle sapmak… Elmalılı merhumun da altını çizdiği gibi, filozofların birçoğunun durumu böyledir. Modern dönemde üretilen “bilimsel bilgi”nin her şeye hakim konuma taşınması, insanın bilgisi sebebiyle sapıtmasının temelinde yatan en önemli unsurdur. Modern insan bu sebeple aklının ermediği, gözünün görmediği her şeyi inkâr etmeyi “bilimsellik” zannetmektedir. Yaratıcı, melek, vahiy, ölüm sonrası hayat… gibi gayb ve gaybiyyatın inkârı da bundandır; Din’in emir, yasak ve yönlendirmelerine burun kıvırmasının sebebi de budur. Şüphesiz insanın kendi ilmine, bilgisine bu derece merkezî bir yer tayin etmesinin, “hevasını ilâh edinmek”le kopmaz bir ilişkisi vardır. Bu şu demektir: Bilgisini bu şekilde mutlaklaştıran kimse, hevasını ilâh edinmiştir; ya da hevasını ilâh edinen kimse bilgisini bu konuma taşır. Batılı İnsanın Savruluş Hikâyesi Batılı insanın, Aydınlanma denen süreçle birlikte insan aklını ve bilgisini mutlaklaştırmaya başladığını biliyoruz. Bunun dinden (Hristiyanlık’tan) uzaklaşmak manasına geldiğini anlamak zor değil. Aklın kavrayamadığı, gözün göremediği ve elin tutamadığı her şeyin inkârı, sonunda ortaya modern insan tipini çıkardı: Dinin (Kilise Hristiyanlığının) baskıcı tutumundan kurtulan, hayatı sadece kendi istediği gibi dizayn etme özgürlüğünü elde eden, dünya hayatını her şeyin üstünde tutan “seküler insan”dır bu. Modern seküler insan için her şey dünya hayatından ibarettir. Allah korkusu, ahiret inancı, sorgusu-suali olmayan bu hayat tarzında her şey kazanmaya ve harcamaya endekslidir. Yani insan ne kadar çok kazanıyor ve ne kadar fazla harcıyorsa o kadar makbul bir hayat yaşıyor bu anlayışa göre. Her şeye rağmen çok kazanmak, çok harcamak ve nasıl yaşayacağına sadece kendisi karar vermek… İşte “özgürlük” kavramına modern dünyada yüklenen anlam bu! Bu oldukça tabii bir durum. Zira Batı’da Kilise’nin insan aklına, özgürlüğüne ve bilimsel faaliyetlere nasıl zincirler vurduğunu, ambargolar koyduğunu biliyoruz. Kilise karşısında verdiği “özgürlük mücadelesi”nin sonucunda onun baskısından kurtuldu Batılı insan. Daha doğrusu ona bir sınır çizdi ve bu sınırlar içine hapsetti. Ancak bu, Batılı insanın gerçek anlamda “kurtulduğu” anlamına gelmiyor. Zira Kilise’nin egemenliğine son veren Batılı insan, onun yerine nefsin egemenliğini koydu. Adına da “özgürlük” dedi. Yani Batılı insan bir yanlıştan kurtulayım derken bir başka yanlışın içine düştü. Heva-yı nefsine kulluk etmeyi, Kilise’nin kölesi olmaya tercih etti. Bunu bir ölçüde normal karşılamak gerekiyor. Çünkü Batılı insan için ya Kilise’nin egemenliği söz konusudur ya da nefsin egemenliği. O, vahyin ve biricik hakikatin, yani İslâm’ın kılavuzluğundan habersiz/mahrum olduğu için ya birini (Kilise’yi), veya diğerini (nefsani hevayı) tercih etmek durumunda kalıyor. Yeni Bir Müslümanlık Anlayışı mı? Ancak burada Hak Din mensupları bakımından izahı hayli zor bir durum var: Hakikatin şahitleri olması gereken müslümanlara ne oluyor? Yeryüzünde hakkı ve hakikati temsil etmesi gereken onlar, “modernleşme” adı altında Batılı insanın yürüdüğü yolu yürümeyi ve onun düştüğü uçurumdan düşmeyi niçin “olmazsa olmaz” bir durum olarak görüyor? Müslümanları bu duruma iten nedir? Kalbimizi hangi yaban düşünceler bulandırıyor da kendimizi diğer din mensuplarıyla, dolayısıyla İslâm’ı diğer dinlerle eşitlemek anlamına gelen davranış ve fikirleri benimsiyoruz? Müslümanlar arasında, özellikle de “karnı tok, sırtı pek” olanlar arasında cidden yabancısı olduğumuz bir eğilimin hızla yayılmakta olduğunu görüyoruz: Yasaksız bir din anlayışı! Özellikle son çeyrek asır içinde baş gösteren bu yeni durum üzerinde ciddi bir iç muhasebe yapmak zorundayız. Bu öyle tehlikeli bir virüs ki, adeta müslümanlığımızın içini boşaltıyor. Evet, müslümanlıktan vazgeçmiyoruz belki ama pâk seleflerimizin yaşadığı müslümanlığa da pek benzemiyor bizimki! Bir “İslâm sosyetesi” tabiri dolaşımda mesela. Lüksün ve israfın gırla gittiği bu hayat tarzında kanaatin, paylaşımın, diğergâmlığın, îsârın, takvanın ve bunlara benzer “bize ait” kavramların yeri tabii ki yok! Ya da “ekonomik hayatta var olmak için ekonominin kurallarına göre oynamak gerekir” gibi şeyler söylemeye yani liberalleşmeye başladık.. Bu çerçevede vahşi kapitalizmin “ekonominin gerçekleri” olarak dayattığı ne varsa benimsiyor, Din’den de bunlara fetvalar arıyoruz. Hanımlar adeta giyinmek için örtünür hale geldi artık. “İslâmî defileler”, “tesettür modaları”, yabancı marka tesettür kıyafetleri, şıklık yarışları, pahalı alışkanlıklar… Bu hayat tarzının içinde, İki Cihan Güneşi s.a.v.’in sünnetine, sîretine, mirasına, emir ve tavsiyelerine yer var mıdır? Hududullah Nereye Gitti? Yüce Kitabımız’da “hudûdullâh: Allah’ın sınırları” tabiri birkaç yerde geçmektedir. Oruç hükümlerinin (Bakara, 187), boşanmayla ilgili bazı hükümlerin (Bakara, 229-230; Mücâdile, 2-4; Talâk, 1), Miras taksimatının (Nisâ, 12-13) söz konusu edildiği ayetlerin sonunda, “İşte bunlar hududullahtır” (Allah’ın tayin ettiği sınırlardır) buyurulur. Hududullahın Kur’an’da bu bağlamlarda zikredilmiş olması, onun sadece buralara özgü bir kavram olduğu anlamına gelmez. O, Allah Tealâ’nın ve Rasul-i Zîşan s.a.v. Efendimizin emir, yasak, teşvik, yönlendirme, sakındırma… içeren bütün hükümlerini içine alan bir kavramdır. Çünkü “hudûdullâha riayet”, müminlerin ayırt edici vasfı olarak yine bizzat Yüce Kitabımız tarafından dile getirilmiştir: “Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cenneti vermek üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak vaad etmiştir. Vaadini Allah’tan ziyade yerine getirebilecek kimdir? Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun! İşte bu büyük bir kazançtır. Onlar, tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükûa varanlar, secdeye kapananlar, marufu emredip münkerden sakındıranlar ve hududullahı muhafaza edenlerdir. Müjdele o müminleri.” (Tevbe, 111, 112) Dünyayı Ahiret İçin Yaşamak Efendimiz s.a.v. bu durumu bin dörtyüz küsur yıl önce haber vermiş ve şöyle buyurmuştu: “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz.” (Buharî, Müslim) Şüphesiz bu Nebevî beyan, sadece müslümanların tutulduğu hastalığı dikkatimize sunmakla kalmıyor, hastalığın kaynağını da işaret ediyor. Bizim hastalığımız, bizden önceki din mensuplarının, yani yahudi ve hıristiyanların tutulduğu hastalığın aynısı. Onlara ait kavramları bilinç dün-yamıza sokma ve hayatı onlar gibi algılama ısrarımız, dinimizle ilişkimizi de onların kendi dinleriyle ilişkisine benzetiyor. Bireysel özgürlüklerle çatışma teşkil etmeyen bir din arayışı içine giriyoruz. Yasaksız, haramsız, sıkmayan bir din istiyoruz. “Allah’tan korkulmaz, Allah sevilir!” diyoruz mesela. Bize bunu dedirten, Allah Tealâ’nın hilmine, bağışlayıcılığına, affediciliğine vurgu yaparak, O’nun azabını ve gazabını ruh ve tefekkür dünyamızdan uzaklaştırma isteğinden başka bir şey değildir. Zira O’nun gazabını davet eden pek çok şey artık hayatımızın ayrılmaz birer parçası olmuştur. Onlardan vazgeçmektense, Kur’an ve Sünnet’in bize tanıttığından farklı bir Allah tasavvur etmeye yöneliyoruz. O’nu hep affeden, kullarının hiçbir günahını önemsemeyen, “celâl” sıfatları olmayan bir ilâh olarak anlamak ve kabul etmek işimize geliyor. İslâm’ın her bakımdan kolaylık dini olduğunu söyleyip durmamız da bu yüzden. Bu sebeple Fukahanın dini zorlaştırdığını söyleyen araştırmacıları ve akademisyenleri çok seviyoruz. Oysa, “Kulları içinde Allah’tan, ancak alimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 28) ayeti bize bu tarz bir “sevgi ilâhı” tasavvurunun cehaletten kaynaklandığını haber veriyor. Bir şey daha söylüyor bu ayet: O beğenmediğiniz fakihler Allah’ın dinini ne olduğundan kolay, ne de olduğundan zor göstermeye yeltenmeyecek ölçüde Allah’tan korkan kimselerdi. Onların dünya ile ilişkilerinin bizimkiyle kıyas kabul etmeyecek kadar müslümanca olduğu ise, ayrıca izaha lüzum bırakmayacak kadar açıktır. Hepimiz Aynı Geminin Yolcularıyız Bizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyarak, Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemek, müslümanlığı dönüştürmek isteyenleri ikaz etmek hem bir görev, hem de sorumluluktur. Sorumluluktur; zira bu din Allah’ındır ve O nasıl yaşanmasını istemişse öyle yaşanacaktır. Müslümanın en temel vasfı olan emr-i ma’ruf nehy-i münker çerçevesinde, bu yolun sonunun çıkmaz olduğunu söylemek durumundayız. Görevdir; zira aynı gemide bulunuyoruz. Bu gemide açılacak en küçük bir gedik, hepimizin helakına sebep olacaktır. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur: “Hududullahı muhafaza eden kimseyle çiğneyen kimse şunlara benzer: Bir topluluk bir gemiye biner ve bir kısmı geminin üst katını, bir kısmı da alt katını kullanmak üzere anlaşırlar. Alt katı kullananlar suya ihtiyaç duyduklarında üst kattakilere giderek şu teklifi yaparlar: ‘Siz üst kattakileri rahatsız etmeden, sadece kendi bulunduğumuz bölgede küçük bir delik açarak su alsak nasıl olur?’ Eğer onlara izin verirlerse, hep birlikte helak olurlar. Mani olmaları halinde ise hep birlikte kurtulurlar.” (Buharî, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel) Gerekçe ne olursa olsun, hangi kavramlar kullanılarak yapılırsa yapılsın, tahrif tahriftir. Hz. Musa a.s.’ın tebliğ ettiği dini Yahudiliğe, Hz. İsa a.s.’ın dinini Hristiyanlığa dönüştürenler de buna benzer bir anlayışla hareket etmişlerdi. O yüce peygamberlerin getirdiği hak dini zamanlarına uymuyor, rahatlarını bozuyor diye yahut zahmetli ve meşakkatli buldukları için tahrif etmiş, aslından uzaklaştırmışlardı. Şimdi bir kısım müslümanların yaşadığı da buna benzer bir durum. Dünya hayatını mutlaklaştırmanın, heva-yı nefsi rehber edinmenin kaçınılmaz sonu bu. Yüce Kitabımız bizi bakın nasıl uyarıyor: “Ey insanlar! Rabbinizden ittika edin ve bir günden korkun ki, baba evladına hiçbir bir fayda veremez. Evlat da babasına herhangi bir fayda sağlayamaz. Şüphe yok ki, Allah’ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi sakın aldatmasın ve sakın o mağrur (şeytan) sizi Allah(ın bağışlayıcılığın)a güvendir(erek helaka sürükle)mesin.” (Lokman, 33) Allah’ı Sevmenin Aslı Denilmiştir ki: Bir kişi gerçek üstünlüğün sadece Allah Teâla’ya ait olduğunu, kendisinde veya başkalarında görülen üstünlüğün, güzelliğin Allah’tan ve O’nun yardımı ile geldiğini idrak ettiği zaman, sevgisini sadece Allah’a yöneltir, diğer şeyleri de O’nun rızası için sever. Bu anlayış kişiyi Allah’a itaat etmeye, O’na yaklaştıracak işlere yönelmeye sevk eder. İşte bu sebeple sevmek “itaat etme istek ve arzusu” olarak tefsir edilmiştir. Ayrıca bu sevgi, Allah Tealâ’ya ibadet ederken Rasullah s.a.v.’e uymayı zorunlu kılar. İbadet, Allah Tealâ’nın farz kıldığı şeyleri yerine getirmek, haram kıldığı şeylerden kaçınmak ve koyduğu sınırları aşmamaktır. Mücâhid rh.a. der ki: “Dünyadaki nasibini de unutma!” (Kasas, 77) ayetindeki dünyadaki nasipten kasdedilen mana, insanın Allah Tealâ’ya ibadet etmesidir. (İmam Gazalî rh.a., İhya) Akıl Ne İşe Yarar? “Bağlamak, kayıt altına almak” manasına gelen akıl, insan nefsini kendi sınırları içinde bağlayan bir bağdır. Akıl nefsi bağlayıp ona dinin sınırlarını çiğnetmedikçe akıldır. Akıl dinî ölçüleri red ve kabulde tereddüte düşecek olursa o akıl değildir. Kişi akıldan mahrum olunca insanlık cevherinden mahrum kalmış demektir. (Ahmed Rufaî k.s.) Eksik Bir Şey mi Var? Bid’at ehli, yapacağı değişikliklerle dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannederek bid’at çıkarıyor. Bid’atlerin karanlığı ile Sünnet’in nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değil, tamdır. Dini noksan sanıp, tamamlamaya (çağa uydurmaya) çalışmak, Maide suresinin şu mealdeki üçüncü ayetine inanmamak olur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’i seçtim.” (İmam Rabbanî k.s., Mektubat) Saklı Üç Şey On iki imamın beşincisi Muhammed Bâkır Hazretleri, bir gün oğlu Cafer-i Sâdık rh.a.’e şöyle der: Yavrum! Allah Tealâ üç şeyi üç şeyde gizledi: Rızasını ibadetlerde gizledi. Bu sebeple hiçbir ibadeti küçümseme. Belki Allah’ın hoşnutluğu o sana önemsiz gelen ibadette olabilir. Gazabını günahlarda gizledi. O bakımdan hiçbir günahı küçük görme. Belki Allah’ın öfkesi onda gizlidir. Onu yaparsan gazabına uğrarsın. Veli kullarını diğer insanlar içinde gizledi. Sakın Allah’ın kullarından kimseyi hor görme. Belki hor gördüğün o kul Allah’ın velisi olabilir. (İhya) Ebubekir SİFİL Semerkand Dergisi
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
GÖZDEN IRAK GÖNÜLE YAKIN
16/6/2008
Yalnız Allah için yapmak ve yapılanı mümkün mertebe gizlemek ne kadar övülmüşse, gösteriş için yapmak ve riyakârlık da o denli kerih görülmüştür. Sahabilerden biri Efendimiz s.a.v.’e sordu: “Kurtuluş nerededir, nededir?” Efendimiz s.a.v. cevap verdi: “Yaptığı amel ile insanlara gösteriş etmemektedir.”
Yalnız O bilse, gönlümden geçenler gibi. Unutturulsa, unutsam, yalnız O duysa. Cihan kör olsa da yalnız O görse… Ara vakitlerde, belki dar bir zamanda yalnız O’nunla geçen bir dakikam olsa. O’nu düşündüğüm, O’nu andığım… Haşyetinden gözlerim yaşarsa. Yalnızlığımı o denli duysam da yalnız O’na dayansam. O’ndan istesem, O’ndan beklesem. Kıyılarda köşelerde verdiğim ama unuttuğum bir lokma ekmeğim, bir yudum suyum olsa. Kuş unutsa, kedi unutsa, ben unutsam. O bilse, O hatırlasa. Yalnız O’nun bildiği, O’nunla dolduğum bir anım olsa. Rabbim, desem. Gecelere yazılsa, sulara yazılsa. Gönlümden geçenleri yalnız sen duyarsın ya, öyle gönülden olsa… O Kalptir ki…
Efendimiz s.a.v. uzunca bir hadisinde anlattılar: “Allah Tealâ yeryüzünü yarattığı zamanlar yeryüzü çalkalandı durdu. Yeryüzünü teskin etmek için kazık vazifesini gören dağları yarattı. Bunu gören melekler: Şüphesiz ki Allah’ın yarattıkları içinde dağlardan güçlüsü yoktur, dediler.
Allah Tealâ sonra demiri yarattı. Demir dağları yardı. Melekler bu sefer: Muhakkak ki demir dağlardan güçlüdür, dediler.
Sonra ateşi yarattı. Ateş demiri eritti. Melekler ateşi demirden güçlü gördüler. Suyu yarattı sonra. Su ateşi söndürdü. Öyleyse su hepsinden daha güçlü kuvvetliydi.
Rüzgârı yarattı, rüzgârda su çalkalandı.
Allah Tealâ bu şekilde birbirinden kuvvetli varlıkları yaratınca melekler hangisinin daha kuvvetli olduğuna karar veremediler. Allah Tealâ’ya sordular. O buyurdu:
En kuvvetli yarattığım, sağ elinin verdiğini sol elinden gizleyen âdemoğlunun kalbidir.” Ve Efendimiz s.a.v. kıyamet gününü anlatır ki, o gün Arş’ın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı gündür. O gün Allah Tealâ’nın gölgelendireceği yedi kısım insanı bizlere haber verir. Der ki:
– O insanların yedincisi, sağ eli ile verdiğini sol elinden saklayacak kadar gizliliğe riayet edenlerdir.
Ve buyruldu ki:
“Eğer sadakalarınızı açıktan verirseniz ne güzeldir. Ve eğer onları gizler de gizlice fakirlere verirseniz bu gizleyiş sizin için daha hayırlıdır. Ve günahlarımızdan bir kısmının affına vesile olur. Hem Allah ne yaparsanız haberdardır.” (Bakara, 271)
. . .
Unutsam, unutturulsa.
Şüphesiz ki sen haberdarsın
Rabbim.
Sen Rabbim, sen haberdar
olduktan sonra cihan küçülse, önemini yitirse…
Yalnız senin bildiğin kabahatlerim o gizlilik hatırına kimseler duymadan, bilmeden birer birer silinse.
Sen bilsen her şeyi bildiğin gibi…
Sen Bilirsin Halimi
Öyleleri vardı ki Efendimiz s.a.v.’in arkadaşları içinde, daima Efendimiz’in sohbetinde bulunur, O’nun ilminden feyz alırlardı. O’nun ağzından çıkan tek bir kelimeyi kaçırmak istemezlerdi. Gecelerini ibadet ve Kur’an-ı Kerim okumakla geçirirlerdi. Geçimlerini temin için yakacak toplar, bunları satar ve yiyeceklerini alırlardı.
Başka kabilelere öğretici göndermek gerektiğinde onlar giderdi.
İslâm mürşitleriydi onlar, muallimdiler, kurraydılar.
Suffelilerdi onlar.
Sürekli bir gelirleri yoktu.
Zar zor geçinir, bazen bir iki gün yiyecek bulamazlar, namazda ayakta duramayacak hale gelir, yere düşerlerdi.
Efendimiz s.a.v.’e bir hediye geldiğinde hemen Suffelileri çağırır, gelenleri onlarla paylaşırdı. Kendilerine verilen, gelen dışında kimseden bir şey istemezlerdi. Belki çoğunlukla bilinmezdi halleri.
İşte bu sırada, sözsüz ve takatsiz kalındıkta Hak devreye girer, söz olurdu. İhtiyacını halka duyurmaktan çekinenler için Hak Tealâ buyururdu:
“Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış, yeryüzünde dolaşamayanlara, hayâlarından dolayı kendilerini tanımayanların zengin sandıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Sarf ettiğiniz her hayrı Allah elbette bilir.” (Bakara, 273)
Ve Efendimiz s.a.v. buyurmuşlardır:
“Hani o sadaka için kapı kapı dolaşıp, halkın kendisine bir iki lokma, bir iki hurma verdiği dilenci sınıfı yok mu? Bunlar düşkün değildir.
Belki gerçek düşkün, kendini geçindirecek malı olmayan ve kendisine sadaka vermek için halk tarafından muhtaçlığı bilinmeyen, kendisi de kalkıp halktan sadaka istemeyen iffetli, nezih kimsedir.”
Bir tek Hak bilir hallerini.
O’ndan ister, O’na dayanırlar.
O’na arz ederler de hallerini,
Hak bildirir onların halka hallerini.
Kim İçin?
Yalnız Allah için yapmak ve yapılanı mümkün mertebe gizlemek ne kadar övülmüşse, gösteriş için yapmak ve riyakârlık da o denli kerih görülmüştür.
Sahabilerden biri Efendimiz s.a.v.’e sordu:
– Kurtuluş nerededir, nededir?
Efendimiz s.a.v. cevap verdi:
– Yaptığı amel ile insanlara gösteriş etmemektedir.
Ve yine arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbet esnasında buyurdu:
– Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.
Arkadaşları merakla sordular:
– Küçük şirk nedir ey Allah’ın Rasulü?
Buyurdu ki:
– Küçük şirk riyadır. Allah Tealâ herkesi ameline göre mükâfatlandıracağı kıyamet günü riyakârlara: “Dünyada kime gösteriş yapmış iseniz gidin bakın, onların size vereceği bir mükâfat var mı?” buyuracaktır..
Ve yaptıkları amel karşılığında insanlardan bir karşılık, yardım ya da övünme bekleyenlere ağır bir ihtar geliyor. Nebi s.a.v. buyurdular:
“Kıyamet günü Allah Tealâ riyakârlara buyuracak ki: Size alışverişte kolaylık gösterilmedi mi? Size, siz selam vermeden selam verilmedi mi? İhtiyacınız giderilmedi mi? Siz mükâfatınızı aldınız, size ecir yok!”
Ve yine buyurdular:
“Kıyamet günü iş güçleştiği zaman erkek kadın her mümin Rabbinin azametine secde eder. Yalnız dünyada halka gösteriş yapmak için secde edenler secdesiz kalırlar. Gerçi o riyakârlar da secde etmeye çalışırlar, fakat eğilip secde edemezler.”
. . .
Gönlüne bak, gönlünü yokla, gönlüne sor… Niçin, kim için? Beklentim nedir?
Rıza, rıza, rıza diyebilmek duasıyla.. Bir ferahlık vardır, gelir:
Sahabeden biri Nebi s.a.v.’e sordu:
– Ey Allah’ın Rasulü, ben amelimi gizli yaparım, duyulmasını istemem. Fakat duyulur. Duyulunca da sevinirim. Ne buyurursunuz?
Nebi s.a.v. cevapladı:
– Senin için iki karşılık vardır. Biri amelinin, diğeri de duyulmasının mükâfatıdır.
Aynada bir an güzel görünebilmek adına ebedi güzelliğimizi kaybetmek ne acı. Aynalarda kaybolur, akar gider her güzellik.
Allah yaptıklarımızdan haberdardır. Neyi, ne için, kim için yaptığımızdan da.
Gönlüm, sen ne dersin bu işe?
Karıncanın Ayak Seslerinden
Şeddad b. Evs r.a. bir gün Nebi s.a.v.’i ağlar vaziyette gördü. Sordu:
– Ne oldu ya Rasulallah, niçin ağlıyorsunuz? Nebi s.a.v. buyurdu:
– Ümmetim için ağlıyorum. Onların şirke düşmesinden korkuyorum. Gerçi ümmetim puta, aya, taşa tapmazlar. Ancak onlar amelleri ile riya ederler. Yani insanlara gösteriş yaparlar. Amelleri yalnız Allah için değildir. İnsanlara herhangi bir dünyalığı hedefleyerek ibadet ederler. Ve Efendimiz s.a.v. karıncanın ayak seslerinden daha gizli olarak tarif ediyorlar.
Ve bir kudsî hadislerinde buyuruyorlar:
“Allah Tealâ buyurur: Benim için bir amel işleyip başkasını buna ortak eden kimsenin bu ameli tamamen kendisi içindir. Ben bu amelden uzağım. Bu ortaklıktan en uzak, en müstağni olanım.”
. . .
Riya, gösteriş ne kadar korkutuyorsa, yalnız Allah’ı murat etmek de o denli müjdeli…
Maksudumuz sensin ya İlâhi! Matlubumuz sen. Dilimiz bu zikri söyler. Gönlümüz doğrular bir gün. Duamız budur.
Huşu Kalptedir
Efendimiz s.a.v. buyurdular:
“Her kim işlediği bir hayrı dünyalık geleceği için halka duyurursa, Allah onun gizli işlerini duyurur. Her kim de işlediği hayrı gösterir, riyakârlık ederse Allah da onun riyakârlığını teşhir eder, gösterir.”
Adamın biri İbn Mes’ud r.a.’a şöyle dedi:
– Ben gece Bakara Suresi’ni okudum.
İbn Mes’ud r.a.
– İşte, okuduğundan nasibin budur, dedi.
Hz. Ömer r.a. boynunu bükmüş bir adamı görünce onu şöyle uyardı:
– Ey eğik başlı, başını kaldır!
Huşu boyun bükmekte değil, kalptedir.
O’nun Yanında Saklı
Gece simsiyah örtüsüyle örttüğünde üzerimizi, kimileri uykuda, kimileri fikirde, kimileri zikirdedir.
Kimilerinin ise günahına örtü olur geceler. Yaradan tanıktır bir tek, geceler kimler neler işler?
Ondandır ki Efendimiz s.a.v. buyurdular:
“Ümmetimin hepsi affolunmuştur. Yalnız açık günahkârlar değil. Bu günahkâr delilerden öyleleri vardır ki, kişi geceleyin bir günah işler sonra, şöyle şöyle bir iş işledim, diyerek duyurur. Halbuki Rabbi onun bu günahını görmezden gelmişti. Fakat bu deli Allah’ın örttüğü perdeyi açarak sabahlıyor, fıskını gösteriyor.”
Rabbim sonsuz rahmetiyle karanlık gecelerde yalnız kendisinin bildiği hatalarımızı, günahlarımızı saklıyor, açmıyor biz açmadıkça.
Ya yalnız O’nun bildiği zikirlerimiz, şükürlerimiz…
Efendimiz s.a.v. gizli zikir için: “Başkalarının duymadığı sessiz zikir sesli zikirden yetmiş kat üstündür.” buyurmuş, bu zikrin Allah ile kulu arasında bir sır olduğunu, onu meleklerin dahi bilmediğini, mükâfatının da yine Allah Tealâ’nın yanında saklı olduğunu bize haber vermişlerdir..
Arş’ın gölgesinden başka bir gölgenin kalmadığı dehşet gününde Allah’ın gölgesinde gölgelenecekleri anlatırken de, bir rivayete göre yedinci sırada şu kişiyi vasfediyor:
– O, tenhalarda dille ya da kalben Allah Tealâ’yı zikredip de gözü dolup taşan kişidir.
Seher Vakitlerinde
“Onlar Rableri için secde ve kıyamla gecelerler.” (Furkan, 64)
Gecelerde saklı secdeler, kıyamlar… Tüm gözlerden uzak… Bilenlerin bilmesinden ırak…
Gecenin ıssızlığında O’nunla dolup taşmak… El ayak çekildikte O’nun elinde olduğunu duymak, hissetmek belki hiç duymadığımız kadar…
Nebi s.a.v. gece namazı için demiştir ki:
– Onun güzelliğini ve uzunluğunu sormayın.
Gece vakti olunca hücre-i saadetlerinde namaz kılarlardı. Hücrenin duvarı alçak olduğu için insanlar namaz kıldığını gördüler. Bazıları namaza durup kendisine uydular, tabi oldular. Sabah olunca da bu yaptıklarını Nebi s.a.v.’e arz ettiler.
Ertesi gece tekrar namaza kalktı. Yine bazı kişiler kendisine uyarak gece namazı kıldılar. Bu iş iki ya da üç gece sürdü. Sonraki gece Nebi s.a.v. evinde oturdu ve namaza çıkmadı.
Sabah olunca sebebini sordular. Nebi s.a.v. buyurdu:
– Gece namazı size farz olacak diye korktum.
Sonra şöyle dedi:
– Yaptığınızı gördüğüm bu işi beğendim. Ama yine de bu nafile namazı evinizde kılın. Zira namazın efdali insanın kendi evinde kıldığı namazdır. Fakat farz namaz başka… Onu mescitte cemaatle kılmak efdaldir.
Ve buyurdular:
“Gecenin son çeyreği kaldığında, Rabbimiz keyfiyeti bizce meçhul bir halde dünya semasına tecelli ederek buyururlar ki:
‘Hani bana kim dua eder, duasına icabet edeyim!’
‘Benden kim bir şey ister, ona istediğini vereyim.’
‘Benden kim af diler, onu affedeyim.’ ”
. . .
Cebrail a.s. “Arş titrer.” diyor seher vakitlerinde. Senden istesek, sana yakarsak, seni bilsek o vakitlerde.
Gece bile uykuda olsa, sen duysan, ‘buyur ey kulum’ desen.
“Onlar geceleyin yataklarından kalkarlar, korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan hayra harcarlar.” (Secde, 16)
Sadaka Taşları
İki metre boylarında mermer bir sütun. Üstünde bir çukur var.
Bu çukura hali vakti yerinde bir adam aldığı nefesin şükrünü eda edercesine sadakasını bırakıyor. Bir başkası gelip; “Allahım senden bilirim. Vesile olandan razı ol..” duasıyla ihtiyacı kadarını alıyor. Veren vermenin gururundan uzak. Alan almanın ezikliğinden uzak.
O mermer taşlar merhameti fısıldıyor. Tevazuyu, nezaketi…
“Onların yapmış oldukları amellere mükâfat olarak göz aydınlığından nelerin gizlenmekte olduğunu şimdi hiçbir kimse bilemez.” (Secde, 17)
Semerkand Dergisi
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı