İngilizce Almanca Türkçe Sözlük
Kelime:
Sözlük:
© www.sozluk.web.tr
İslami Bloguma Hoş Geldiniz - Blogcu



İSTİKBAL MARŞI

2/8/2008

İSTİKBAL MARŞI

Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!

Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!

Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!

Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!

Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!

Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!

Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!

Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!

O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllar süren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,

Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!



İşte Cem Yılmaz'ın yazdığı istikbal marşı

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İSLAM GÜZELDEN YANA

16/6/2008

Fakiri doyurmak var
Haklı'yı kayırmak var
Kötüyü ayırmak var
İslam güzelden yana

Yolda kalmışa el at
Garibe acı hayat
Olmaz kardeş yan gel yat
İslam güzelden yana

İlim öğren ibadet
Ölüm önümüzde set
Kurbanda bol, bol ye et
İslam güzelden yana

Kula kul hiç olunmaz
Mecnuna yol sorulaz
Gönül,hatır kırılmaz
İslam güzelden yana

İnsansa zülum etmez
Cimriye para yetmez
Alimdir koyun gütmez
İslam güzelden yana

Kafirse zalim olur
Zekat bereket bulur
İnsan hu diye solur
İslam güzelden yana

Allahı bilen onar
İmanlı od'a yanar
O isterse su çağlar
İslam güzelden yana

Kaderin neyse yaşa
Yollar çıkarmış arşa
Kötü şeymiş kargaşa
İslam güzelden yana

Güzel gülü dermek var
Kötüyü sarmak var
Bak sonunda mezar var
İslam güzelden yana

İslam sevgi demektir
İslam saygı demektir
İslam emek demektir
İslam güzelden yana

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İÇİMİZDEKİ PUTLARI KIRMAK

16/6/2008

İçimizdeki putlar; istek ve arzularımızın icat ettiği, kendi ellerimizle besleyip büyüttüğümüz putlar. Ömrün her geçen yılıyla, diğerlerine birini daha eklediğimiz putlar. Öyle ki puthaneye dönüyor gönüllerimiz günbegün. Çocuk kalbimiz; makam, servet, şöhret ve daha pek çok şeyin ihtirasıyla kirleniyor.


İnsan kendini müstağni görmeye görsün, hevasını tanrılaştırır. Hevasını yegane referans görerek, aklını, ihtiraslarını putlaştırır. Kendini ilahi emirlere karşı lâyüs’el, yaptıklarından sorumsuz; yüce bir otoriteyi, onun koyacağı sınırları lüzumsuz görür. Hatta bunu özgürlüğünün bir kısıtlanması, hayatına bir müdahale olarak addeder.
Kur’an’da insanın bu hali acıklı bir manzara olarak tasvir edilir. Bütün acizliğiyle insanın tanrılığa soyunması şaşılacak bir şeydir: “Nefsinin arzularını kendisine ilah edinenin haline hiç baktın mı?” (Furkan 25/43)
Kitabın olmadığı kalpte, nefsani arzuların kışkırtıcılığı vardır. Ayetlerin arındırmadığı bir nefis ihtiraslarının, hayvani temayüllerinin kurbanı olmuştur. Süfli arzularının peşinden sele kapılan bir çöp gibi sürüklenip gitmiştir.
Hevaya uymak, cehaletin bir ürünü. İlimden, hikmetten, irfandan nasibi olmayan bir insan başka türlü nasıl davranır ki? Çünkü ilmi olan birinden aczinin farkında olması, ilâhi emirlere boyun eğmesi beklenir. Gerçi kimi zaman, ilmi de geri plana atar insan. Dünyevi menfaatlerin büyüsüne kaptırır kendini. Nefsani istek ve arzuları ağır basar. (Rum 30/29)
Kur’an’daki şu misal meseleyi kristalize etmesi bakımından çok anlamlıdır: “Onlara, kendisine âyetlerimizi sunduğumuz adamın kıssasını da anlat; o, âyetlerden sıyrılıp çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı, en sonunda da helak olanlardan oldu. Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü...” (A’raf 7/175,176)
Müfessirler bu kimsenin İsrail Oğullarından alim bir kimse olduğunu söylüyorlar. Adı Belam b. Ebr veya Baûra. Allah ona ilim irfan vermiş, gizli ism-i azamını öğretmiştir. Ama bu kimse gün gelmiş dünyevi çıkarları için bütün bunları çiğneyip geçmiştir. Hz. Musa’ya(a.s) veya Hz. Yûşa’ya(a.s) destek olacağı yerde zalimlere arka çıkıştır. Yani dünyevi menfaatini putlaştırmış, heva ve heveslerini tanrılaştırmıştır. Bunun üzerine lanetlenmiş, alçak bir duruma düşmüştür. (İbn Kesir, II, 64; Elamlılı, IV, 176)
Öte yandan kitap tanımazlığın ve cehaletin savurduğu milyonlarca insan! Modern zamanın daha çok kazanma, daha çok tüketme büyüsüne kapılmış koca bir güruh! Heva ve heveslerinden başka kutsal tanımayan kalabalıklar! İnsanın sömürülmesi, kadının istismarı, çocukların canlı canlı katli! Kur’an aynı soruyu bir başka yerde tekrarlıyor: “İstek ve arzularını ilah edineni gördün mü?” (Casiye 45/23)
Kur’an’a göre insanın nefsani arzularından uzaklaşması en büyük erdem. Dünyada huzur ve saadeti, ahirette en büyük mükafâtı mucip. Bu noktada şu ayeti okumalıyız: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan alıkoyanın(ve nehe’n-nefse ani’l-hevâ) varacağı yer cennettir.” (Nâziât 79/40,41)
Bilinen bir hadistir. Sahabe-i Kiram’dan bir grup savaştan dönmüş ve Resulüllah’ın yanına uğramış. Resûl-i Ekrem: “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz” buyurmuş, “Siz, küçük cihattan büyük cihada geldiniz.” Sahabe-i Kiram: “Yâ Resûlallah? Nedir büyük cihat?” diye sormuş. Peygamber Efendimizin cevabı dikkat-i şayandır:“Büyük cihat, kulun hevasıyla mücahedesidir(Mücâhedetü’l-abdi hevâhü).” (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s.198; Hatib Bağdâdi, Tarih, XIII, s.15)
Allah Resulü böylelikle çarpıcı bir şekilde bu konuya dikkat çekmiş. Bu işin müminin hayatında ne büyük bir önemi haiz olduğunu vurgulamış. Ve Yüce Resul bunu hayatında iken en mükemmel seviyede yapmış. İnsanlığı zevalden kurtarıp, kemal mertebesine yükseltmiştir.
İstek ve arzuları putlaştırmanın zirveleştiği bir dönem bizim yaşadığımız. Daha çok kazanmanın, daha lüks yaşamanın, şöhretin zirvelerinde dolaşmanın; bütün bunlara ulaşmak için her türlü pespayeliği meşru görmenin hüküm ferma olduğu bir devir. İnsan, insanlığından çıkıp hiç bu kadar bayağılaşmamıştı belki tarih boyunca! İnsan gönlü hiç bu kadar kararmamış, bu kadar çok putla dolmamıştı!
O halde büyük cihat, hâlâ büyüklüğünü; riyâzet ve mücahede yolu ehemmiyetini koruyor! Bir İbrahim bekliyor, gönül kabemiz! Bir feth-i mübinin, bir asay-ı Muhammed’in özlemini çekiyor!
Selam ve dua ile

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÖZGÜRLÜK ve ALLAHIN ÇİZDİĞİ SINIRLAR

16/6/2008

Bizi insan olarak var eden kudret sahibi, insanlığımızı koruyarak yaşamanın yollarını da göstermiştir. İslâm’ın insanı “sorumlu varlık” olarak görmesi, bu çerçevede temel bir öneme sahiptir.

İslâm dışı inanç ve düşünce sistemleri ise, özellikle modern kültür insanı “özgür varlık” olarak tarif eder. Modernitenin hayatın temeline yerleştirdiği en temel kavramlardan birisidir “özgürlük.” İslâm’ı bugünün modern değerler ekseninde anlama ısrarında olanların yaygın olarak düştüğü hatalardan birisi, diğer inanç ve düşünce sistemleri gibi İslâm’ın da insanı “özgür varlık” olarak gördüğünü söylemeleridir. İslâm’ın kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için getirdiği çözümleri de bu yaygın hatayı delillendirmek için kullanırlar. Evet İslâm’ın köleliği teşvik etmemek, her fırsatta köle azadına yönlendirmek gibi tedbirlerle köleliği ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar getirdiği bir vakıadır. Ancak bizim burada kasdettiğimiz, köleliğin karşıtı olan özgürlük değildir. Kölelik/özgürlük meselesini konuşurken, aynı kelimeleri kullanmak zorunda olduğumuz için bir zihin kayması durumu yaşıyoruz. Yoksa hukukî anlamdaki kölelik/özgürlük ile varoluşsal anlamdaki kölelik/özgürlük arasında uçurumlar vardır. Kölelerin Özgürlüğü Özgürlerin Köleliği Efendimiz s.a.v.’in azatlı kölesi ve evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi r.a. düşünelim. Küçük yaşta Mekke’de köle olarak satılmış, Hz. Hatice r.anha validemizin yeğeni tarafından satın alınarak kendisine hediye edilmişti. Nihayet Efendimiz s.a.v. ile evlendiğinde, Hz. Hatice r.anha validemiz Zeyd’i O’na hediye etmişti. Babası, amcası ve akrabaları aradan yıllar geçtikten sonra Zeyd’in yerini öğrendiler. Mekke’ye, Efendimiz s.a.v.’in yanına giderek, bedelini ödeyip Zeyd’i geri almak istediklerini söylediler. Efendimiz s.a.v. Zeyd’i çağırttı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti: – Bunları tanıyor musun? – Evet; bu babam, şu da amcam. – Ben de tanıdığın bildiğin kişiyim. Şimdi bir karar ver. Ya beni, ya onları tercih et. – Ben hiç kimseyi sana tercih etmem. Sen benim için hem baba, hem amcasın! Zeyd’in bu kesin tavrı üzerine babası ve amcası tepkilerini hayli enteresan bir ifade kullanarak dile getirdiler: – Yazıklar olsun sana! Köleliği özgürlüğe, babana, amcana, ev halkına tercih ediyorsun ha! (İbn Hacer, el-İsâbe, 2/598-599) Bu hadiseden sonra Efendimiz s.a.v., halkı şahit tutarak Zeyd’i azat edip evlat edindiğini ilan edecektir. Zeyd b. Hârise r.a.’ın tercih ettiği şey özgürlük müydü, kölelik mi? Bir de “hevasına kulluk edenler”i yani nefsinin boş ve saptırıcı isteklerine boyun eğenleri düşünelim: “Hevasını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine saptırmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne perde çekmiştir. Artık onu Allah’tan başka kim hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Câsiye, 23) Bu ayette anlatılan kişinin belirgin bir özelliği var: Heva ve heveslerini, yani nefsî ve şeytanî arzuları ilâh edinip, onlara kulluk kölelik etmek. Şimdi düşünelim, gerçek köle kim? Zeyd b. Hârise r.a. mı, yoksa bu ayette anlatılan kişi mi? Bunlardan ilki hukuki olarak “köle”dir. Efendisinin tasarrufu, emir ve tahakkümü altındadır. Ama bizatihi bu durum, efendisini ailesine tercih etmesinin de sebebidir. İçinde bulunduğu “hukuki kölelik” durumu, onun hakikati görmesine ve sadece Hakk’a kulluk etmesine mani değil, tam tersine vesile! Ayette anlatılan kişi ise, içinden her geçeni, aklına her geleni yapacak kadar özgür. Ama kendine tutsak. Bu duruma o ve onun gibiler “özgürlük” diyor. Bu durum onu, gerçek ve tek İlâh’a boyun eğmekten alıkoymuş, nefsini ve şeytanı ilâh edinmeye sevk etmiştir. Özgürlük adı altında gerçek kölelik yani… Bir İlim Üzerine Sapmak Anılan ayet son derece ilgi çekici bir noktayı dikkatimize sunmaktadır: Bu kimse bu durumu, “bir ilim” üzere yaşamaktadır. Müfessirler ayetteki “alâ ilmin” ifadesinin birkaç şekilde anlaşılabileceğine dikkat çeker: 1. Allah Tealâ’nın, ezelî ilmiyle bu kişinin gerçek yüzünü ve geleceğini bilmesi, “hak ettiği için” kendisini saptırması. 2. Bu kişinin, kendisine hakikatin bilgisi ulaştığı halde, ona kulak asmadığı için saptırılması. 3. Bilgisini esas alarak sapması. (İbn Kesîr, 4/191; Elmalılı, 6/4321) Bu anlamların hepsi birbirini teyit eder. Ancak üçüncüsü hayli ilgi çekicidir: Bilgide ulaştığı seviyenin başını döndürmesi sebebiyle sapmak… Elmalılı merhumun da altını çizdiği gibi, filozofların birçoğunun durumu böyledir. Modern dönemde üretilen “bilimsel bilgi”nin her şeye hakim konuma taşınması, insanın bilgisi sebebiyle sapıtmasının temelinde yatan en önemli unsurdur. Modern insan bu sebeple aklının ermediği, gözünün görmediği her şeyi inkâr etmeyi “bilimsellik” zannetmektedir. Yaratıcı, melek, vahiy, ölüm sonrası hayat… gibi gayb ve gaybiyyatın inkârı da bundandır; Din’in emir, yasak ve yönlendirmelerine burun kıvırmasının sebebi de budur. Şüphesiz insanın kendi ilmine, bilgisine bu derece merkezî bir yer tayin etmesinin, “hevasını ilâh edinmek”le kopmaz bir ilişkisi vardır. Bu şu demektir: Bilgisini bu şekilde mutlaklaştıran kimse, hevasını ilâh edinmiştir; ya da hevasını ilâh edinen kimse bilgisini bu konuma taşır. Batılı İnsanın Savruluş Hikâyesi Batılı insanın, Aydınlanma denen süreçle birlikte insan aklını ve bilgisini mutlaklaştırmaya başladığını biliyoruz. Bunun dinden (Hristiyanlık’tan) uzaklaşmak manasına geldiğini anlamak zor değil. Aklın kavrayamadığı, gözün göremediği ve elin tutamadığı her şeyin inkârı, sonunda ortaya modern insan tipini çıkardı: Dinin (Kilise Hristiyanlığının) baskıcı tutumundan kurtulan, hayatı sadece kendi istediği gibi dizayn etme özgürlüğünü elde eden, dünya hayatını her şeyin üstünde tutan “seküler insan”dır bu. Modern seküler insan için her şey dünya hayatından ibarettir. Allah korkusu, ahiret inancı, sorgusu-suali olmayan bu hayat tarzında her şey kazanmaya ve harcamaya endekslidir. Yani insan ne kadar çok kazanıyor ve ne kadar fazla harcıyorsa o kadar makbul bir hayat yaşıyor bu anlayışa göre. Her şeye rağmen çok kazanmak, çok harcamak ve nasıl yaşayacağına sadece kendisi karar vermek… İşte “özgürlük” kavramına modern dünyada yüklenen anlam bu! Bu oldukça tabii bir durum. Zira Batı’da Kilise’nin insan aklına, özgürlüğüne ve bilimsel faaliyetlere nasıl zincirler vurduğunu, ambargolar koyduğunu biliyoruz. Kilise karşısında verdiği “özgürlük mücadelesi”nin sonucunda onun baskısından kurtuldu Batılı insan. Daha doğrusu ona bir sınır çizdi ve bu sınırlar içine hapsetti. Ancak bu, Batılı insanın gerçek anlamda “kurtulduğu” anlamına gelmiyor. Zira Kilise’nin egemenliğine son veren Batılı insan, onun yerine nefsin egemenliğini koydu. Adına da “özgürlük” dedi. Yani Batılı insan bir yanlıştan kurtulayım derken bir başka yanlışın içine düştü. Heva-yı nefsine kulluk etmeyi, Kilise’nin kölesi olmaya tercih etti. Bunu bir ölçüde normal karşılamak gerekiyor. Çünkü Batılı insan için ya Kilise’nin egemenliği söz konusudur ya da nefsin egemenliği. O, vahyin ve biricik hakikatin, yani İslâm’ın kılavuzluğundan habersiz/mahrum olduğu için ya birini (Kilise’yi), veya diğerini (nefsani hevayı) tercih etmek durumunda kalıyor. Yeni Bir Müslümanlık Anlayışı mı? Ancak burada Hak Din mensupları bakımından izahı hayli zor bir durum var: Hakikatin şahitleri olması gereken müslümanlara ne oluyor? Yeryüzünde hakkı ve hakikati temsil etmesi gereken onlar, “modernleşme” adı altında Batılı insanın yürüdüğü yolu yürümeyi ve onun düştüğü uçurumdan düşmeyi niçin “olmazsa olmaz” bir durum olarak görüyor? Müslümanları bu duruma iten nedir? Kalbimizi hangi yaban düşünceler bulandırıyor da kendimizi diğer din mensuplarıyla, dolayısıyla İslâm’ı diğer dinlerle eşitlemek anlamına gelen davranış ve fikirleri benimsiyoruz? Müslümanlar arasında, özellikle de “karnı tok, sırtı pek” olanlar arasında cidden yabancısı olduğumuz bir eğilimin hızla yayılmakta olduğunu görüyoruz: Yasaksız bir din anlayışı! Özellikle son çeyrek asır içinde baş gösteren bu yeni durum üzerinde ciddi bir iç muhasebe yapmak zorundayız. Bu öyle tehlikeli bir virüs ki, adeta müslümanlığımızın içini boşaltıyor. Evet, müslümanlıktan vazgeçmiyoruz belki ama pâk seleflerimizin yaşadığı müslümanlığa da pek benzemiyor bizimki! Bir “İslâm sosyetesi” tabiri dolaşımda mesela. Lüksün ve israfın gırla gittiği bu hayat tarzında kanaatin, paylaşımın, diğergâmlığın, îsârın, takvanın ve bunlara benzer “bize ait” kavramların yeri tabii ki yok! Ya da “ekonomik hayatta var olmak için ekonominin kurallarına göre oynamak gerekir” gibi şeyler söylemeye yani liberalleşmeye başladık.. Bu çerçevede vahşi kapitalizmin “ekonominin gerçekleri” olarak dayattığı ne varsa benimsiyor, Din’den de bunlara fetvalar arıyoruz. Hanımlar adeta giyinmek için örtünür hale geldi artık. “İslâmî defileler”, “tesettür modaları”, yabancı marka tesettür kıyafetleri, şıklık yarışları, pahalı alışkanlıklar… Bu hayat tarzının içinde, İki Cihan Güneşi s.a.v.’in sünnetine, sîretine, mirasına, emir ve tavsiyelerine yer var mıdır? Hududullah Nereye Gitti? Yüce Kitabımız’da “hudûdullâh: Allah’ın sınırları” tabiri birkaç yerde geçmektedir. Oruç hükümlerinin (Bakara, 187), boşanmayla ilgili bazı hükümlerin (Bakara, 229-230; Mücâdile, 2-4; Talâk, 1), Miras taksimatının (Nisâ, 12-13) söz konusu edildiği ayetlerin sonunda, “İşte bunlar hududullahtır” (Allah’ın tayin ettiği sınırlardır) buyurulur. Hududullahın Kur’an’da bu bağlamlarda zikredilmiş olması, onun sadece buralara özgü bir kavram olduğu anlamına gelmez. O, Allah Tealâ’nın ve Rasul-i Zîşan s.a.v. Efendimizin emir, yasak, teşvik, yönlendirme, sakındırma… içeren bütün hükümlerini içine alan bir kavramdır. Çünkü “hudûdullâha riayet”, müminlerin ayırt edici vasfı olarak yine bizzat Yüce Kitabımız tarafından dile getirilmiştir: “Allah mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cenneti vermek üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak vaad etmiştir. Vaadini Allah’tan ziyade yerine getirebilecek kimdir? Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun! İşte bu büyük bir kazançtır. Onlar, tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükûa varanlar, secdeye kapananlar, marufu emredip münkerden sakındıranlar ve hududullahı muhafaza edenlerdir. Müjdele o müminleri.” (Tevbe, 111, 112) Dünyayı Ahiret İçin Yaşamak Efendimiz s.a.v. bu durumu bin dörtyüz küsur yıl önce haber vermiş ve şöyle buyurmuştu: “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz.” (Buharî, Müslim) Şüphesiz bu Nebevî beyan, sadece müslümanların tutulduğu hastalığı dikkatimize sunmakla kalmıyor, hastalığın kaynağını da işaret ediyor. Bizim hastalığımız, bizden önceki din mensuplarının, yani yahudi ve hıristiyanların tutulduğu hastalığın aynısı. Onlara ait kavramları bilinç dün-yamıza sokma ve hayatı onlar gibi algılama ısrarımız, dinimizle ilişkimizi de onların kendi dinleriyle ilişkisine benzetiyor. Bireysel özgürlüklerle çatışma teşkil etmeyen bir din arayışı içine giriyoruz. Yasaksız, haramsız, sıkmayan bir din istiyoruz. “Allah’tan korkulmaz, Allah sevilir!” diyoruz mesela. Bize bunu dedirten, Allah Tealâ’nın hilmine, bağışlayıcılığına, affediciliğine vurgu yaparak, O’nun azabını ve gazabını ruh ve tefekkür dünyamızdan uzaklaştırma isteğinden başka bir şey değildir. Zira O’nun gazabını davet eden pek çok şey artık hayatımızın ayrılmaz birer parçası olmuştur. Onlardan vazgeçmektense, Kur’an ve Sünnet’in bize tanıttığından farklı bir Allah tasavvur etmeye yöneliyoruz. O’nu hep affeden, kullarının hiçbir günahını önemsemeyen, “celâl” sıfatları olmayan bir ilâh olarak anlamak ve kabul etmek işimize geliyor. İslâm’ın her bakımdan kolaylık dini olduğunu söyleyip durmamız da bu yüzden. Bu sebeple Fukahanın dini zorlaştırdığını söyleyen araştırmacıları ve akademisyenleri çok seviyoruz. Oysa, “Kulları içinde Allah’tan, ancak alimler hakkıyla korkar.” (Fâtır, 28) ayeti bize bu tarz bir “sevgi ilâhı” tasavvurunun cehaletten kaynaklandığını haber veriyor. Bir şey daha söylüyor bu ayet: O beğenmediğiniz fakihler Allah’ın dinini ne olduğundan kolay, ne de olduğundan zor göstermeye yeltenmeyecek ölçüde Allah’tan korkan kimselerdi. Onların dünya ile ilişkilerinin bizimkiyle kıyas kabul etmeyecek kadar müslümanca olduğu ise, ayrıca izaha lüzum bırakmayacak kadar açıktır. Hepimiz Aynı Geminin Yolcularıyız Bizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyarak, Allah’ın koyduğu sınırları çiğnemek, müslümanlığı dönüştürmek isteyenleri ikaz etmek hem bir görev, hem de sorumluluktur. Sorumluluktur; zira bu din Allah’ındır ve O nasıl yaşanmasını istemişse öyle yaşanacaktır. Müslümanın en temel vasfı olan emr-i ma’ruf nehy-i münker çerçevesinde, bu yolun sonunun çıkmaz olduğunu söylemek durumundayız. Görevdir; zira aynı gemide bulunuyoruz. Bu gemide açılacak en küçük bir gedik, hepimizin helakına sebep olacaktır. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur: “Hududullahı muhafaza eden kimseyle çiğneyen kimse şunlara benzer: Bir topluluk bir gemiye biner ve bir kısmı geminin üst katını, bir kısmı da alt katını kullanmak üzere anlaşırlar. Alt katı kullananlar suya ihtiyaç duyduklarında üst kattakilere giderek şu teklifi yaparlar: ‘Siz üst kattakileri rahatsız etmeden, sadece kendi bulunduğumuz bölgede küçük bir delik açarak su alsak nasıl olur?’ Eğer onlara izin verirlerse, hep birlikte helak olurlar. Mani olmaları halinde ise hep birlikte kurtulurlar.” (Buharî, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel) Gerekçe ne olursa olsun, hangi kavramlar kullanılarak yapılırsa yapılsın, tahrif tahriftir. Hz. Musa a.s.’ın tebliğ ettiği dini Yahudiliğe, Hz. İsa a.s.’ın dinini Hristiyanlığa dönüştürenler de buna benzer bir anlayışla hareket etmişlerdi. O yüce peygamberlerin getirdiği hak dini zamanlarına uymuyor, rahatlarını bozuyor diye yahut zahmetli ve meşakkatli buldukları için tahrif etmiş, aslından uzaklaştırmışlardı. Şimdi bir kısım müslümanların yaşadığı da buna benzer bir durum. Dünya hayatını mutlaklaştırmanın, heva-yı nefsi rehber edinmenin kaçınılmaz sonu bu. Yüce Kitabımız bizi bakın nasıl uyarıyor: “Ey insanlar! Rabbinizden ittika edin ve bir günden korkun ki, baba evladına hiçbir bir fayda veremez. Evlat da babasına herhangi bir fayda sağlayamaz. Şüphe yok ki, Allah’ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi sakın aldatmasın ve sakın o mağrur (şeytan) sizi Allah(ın bağışlayıcılığın)a güvendir(erek helaka sürükle)mesin.” (Lokman, 33) Allah’ı Sevmenin Aslı Denilmiştir ki: Bir kişi gerçek üstünlüğün sadece Allah Teâla’ya ait olduğunu, kendisinde veya başkalarında görülen üstünlüğün, güzelliğin Allah’tan ve O’nun yardımı ile geldiğini idrak ettiği zaman, sevgisini sadece Allah’a yöneltir, diğer şeyleri de O’nun rızası için sever. Bu anlayış kişiyi Allah’a itaat etmeye, O’na yaklaştıracak işlere yönelmeye sevk eder. İşte bu sebeple sevmek “itaat etme istek ve arzusu” olarak tefsir edilmiştir. Ayrıca bu sevgi, Allah Tealâ’ya ibadet ederken Rasullah s.a.v.’e uymayı zorunlu kılar. İbadet, Allah Tealâ’nın farz kıldığı şeyleri yerine getirmek, haram kıldığı şeylerden kaçınmak ve koyduğu sınırları aşmamaktır. Mücâhid rh.a. der ki: “Dünyadaki nasibini de unutma!” (Kasas, 77) ayetindeki dünyadaki nasipten kasdedilen mana, insanın Allah Tealâ’ya ibadet etmesidir. (İmam Gazalî rh.a., İhya) Akıl Ne İşe Yarar? “Bağlamak, kayıt altına almak” manasına gelen akıl, insan nefsini kendi sınırları içinde bağlayan bir bağdır. Akıl nefsi bağlayıp ona dinin sınırlarını çiğnetmedikçe akıldır. Akıl dinî ölçüleri red ve kabulde tereddüte düşecek olursa o akıl değildir. Kişi akıldan mahrum olunca insanlık cevherinden mahrum kalmış demektir. (Ahmed Rufaî k.s.) Eksik Bir Şey mi Var? Bid’at ehli, yapacağı değişikliklerle dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannederek bid’at çıkarıyor. Bid’atlerin karanlığı ile Sünnet’in nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değil, tamdır. Dini noksan sanıp, tamamlamaya (çağa uydurmaya) çalışmak, Maide suresinin şu mealdeki üçüncü ayetine inanmamak olur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’i seçtim.” (İmam Rabbanî k.s., Mektubat) Saklı Üç Şey On iki imamın beşincisi Muhammed Bâkır Hazretleri, bir gün oğlu Cafer-i Sâdık rh.a.’e şöyle der: Yavrum! Allah Tealâ üç şeyi üç şeyde gizledi: Rızasını ibadetlerde gizledi. Bu sebeple hiçbir ibadeti küçümseme. Belki Allah’ın hoşnutluğu o sana önemsiz gelen ibadette olabilir. Gazabını günahlarda gizledi. O bakımdan hiçbir günahı küçük görme. Belki Allah’ın öfkesi onda gizlidir. Onu yaparsan gazabına uğrarsın. Veli kullarını diğer insanlar içinde gizledi. Sakın Allah’ın kullarından kimseyi hor görme. Belki hor gördüğün o kul Allah’ın velisi olabilir. (İhya) Ebubekir SİFİL Semerkand Dergisi

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GÖZDEN IRAK GÖNÜLE YAKIN

16/6/2008

Yal­nız Al­lah için yap­mak ve ya­pı­la­nı müm­kün mer­te­be giz­le­mek ne ka­dar övül­müş­se, gös­te­riş için yap­mak ve ri­ya­kâr­lık da o den­li ke­rih gö­rül­müş­tür. Sa­ha­bi­ler­den bi­ri Efen­di­miz s.a.v.’e sor­du: “Kur­tu­luş ne­re­de­dir, ne­de­dir?” Efen­di­miz s.a.v. ce­vap ver­di: “Yap­tı­ğı amel ile in­san­la­ra gös­te­riş et­me­mek­te­dir.”

Yal­nız O bil­se, gön­lüm­den ge­çen­ler gi­bi. Unut­tu­rul­sa, unut­sam, yal­nız O duy­sa. Ci­han kör ol­sa da yal­nız O gör­se… Ara va­kit­ler­de, bel­ki dar bir za­man­da yal­nız O’nun­la ge­çen bir da­ki­kam ol­sa. O’nu dü­şün­dü­ğüm, O’nu an­dı­ğım… Haş­ye­tin­den göz­le­rim ya­şar­sa. Yal­nız­lı­ğı­mı o den­li duy­sam da yal­nız O’na da­yan­sam. O’ndan is­te­sem, O’ndan bek­le­sem. Kı­yı­lar­da kö­şe­ler­de ver­di­ğim ama unut­tu­ğum bir lok­ma ek­me­ğim, bir yu­dum su­yum ol­sa. Kuş unut­sa, ke­di unut­sa, ben unut­sam. O bil­se, O ha­tır­la­sa. Yal­nız O’nun bil­di­ği, O’nun­la dol­du­ğum bir anım ol­sa. Rab­bim, de­sem. Ge­ce­le­re ya­zıl­sa, su­la­ra ya­zıl­sa. Gön­lüm­den ge­çen­le­ri yal­nız sen du­yar­sın ya, öy­le gö­nül­den ol­sa… O Kalptir ki…

Efen­di­miz s.a.v. uzun­ca bir ha­di­sin­de an­lat­tı­lar: “Al­lah Tea­lâ yer­yü­zü­nü ya­rat­tı­ğı za­man­lar yer­yü­zü çal­ka­lan­dı dur­du. Yer­yü­zü­nü tes­kin et­mek için ka­zık va­zi­fe­si­ni gö­ren dağ­la­rı ya­rat­tı. Bu­nu gö­ren me­lek­ler: Şüp­he­siz ki Al­lah’ın ya­rat­tık­la­rı için­de dağ­lar­dan güç­lü­sü yok­tur, de­di­ler.

Al­lah Tea­lâ son­ra de­mi­ri ya­rat­tı. De­mir dağ­la­rı yar­dı. Me­lek­ler bu se­fer: Mu­hak­kak ki de­mir dağ­lar­dan güç­lü­dür, de­di­ler.

Son­ra ate­şi ya­rat­tı. Ateş de­mi­ri erit­ti. Me­lek­ler ate­şi de­mir­den güç­lü gör­dü­ler. Su­yu ya­rat­tı son­ra. Su ate­şi sön­dür­dü. Öy­ley­se su hep­sin­den da­ha güç­lü kuv­vet­liy­di.
Rüz­gâ­rı ya­rat­tı, rüz­gâr­da su çal­ka­lan­dı.

Al­lah Tea­lâ bu şe­kil­de bir­bi­rin­den kuv­vet­li var­lık­la­rı ya­ra­tın­ca me­lek­ler han­gi­si­nin da­ha kuv­vet­li ol­du­ğu­na ka­rar ve­re­me­di­ler. Al­lah Tea­lâ’ya sor­du­lar. O bu­yur­du:

En kuv­vet­li ya­rat­tı­ğım, sağ eli­nin ver­di­ği­ni sol elin­den giz­le­yen âde­moğ­lu­nun kal­bi­dir.” Ve Efen­di­miz s.a.v. kı­ya­met gü­nü­nü an­la­tır ki, o gün Arş’ın göl­ge­sin­den baş­ka hiç­bir göl­ge­nin bu­lun­ma­dı­ğı gün­dür. O gün Al­lah Tea­lâ’nın göl­ge­len­di­re­ce­ği ye­di kı­sım in­sa­nı biz­le­re ha­ber ve­rir. Der ki:

– O in­san­la­rın ye­din­ci­si, sağ eli ile ver­di­ği­ni sol elin­den sak­la­ya­cak ka­dar giz­li­li­ğe ria­yet eden­ler­dir.

Ve buy­rul­du ki:
“Eğer sa­da­ka­la­rı­nı­zı açık­tan ve­rir­se­niz ne gü­zel­dir. Ve eğer on­la­rı giz­ler de giz­li­ce fa­kir­le­re ve­rir­se­niz bu giz­le­yiş si­zin için da­ha ha­yır­lı­dır. Ve gü­nah­la­rı­mız­dan bir kıs­mı­nın af­fı­na ve­si­le olur. Hem Al­lah ne ya­par­sa­nız ha­ber­dar­dır.” (Ba­ka­ra, 271)

. . .
Unut­sam, unut­tu­rul­sa.
Şüp­he­siz ki sen ha­ber­dar­sın
Rab­bim.
Sen Rab­bim, sen ha­ber­dar
ol­duk­tan son­ra ci­han kü­çül­se, öne­mi­ni yi­tir­se…
Yal­nız se­nin bil­di­ğin ka­ba­hat­le­rim o giz­li­lik ha­tı­rı­na kim­se­ler duy­ma­dan, bil­me­den bi­rer bi­rer si­lin­se.
Sen bil­sen her şe­yi bil­di­ğin gi­bi…
Sen Bilirsin Halimi

Öy­le­le­ri var­dı ki Efen­di­miz s.a.v.’in ar­ka­daş­la­rı için­de, dai­ma Efen­di­miz’in soh­be­tin­de bu­lu­nur, O’nun il­min­den feyz alır­lar­dı. O’nun ağ­zın­dan çı­kan tek bir ke­li­me­yi ka­çır­mak is­te­mez­ler­di. Ge­ce­le­ri­ni iba­det ve Kur’an-ı Ke­rim oku­mak­la ge­çi­rir­ler­di. Ge­çim­le­ri­ni te­min için ya­ka­cak top­lar, bun­la­rı sa­tar ve yi­ye­cek­le­ri­ni alır­lar­dı.

Baş­ka ka­bi­le­le­re öğ­re­ti­ci gön­der­mek ge­rek­ti­ğin­de on­lar gi­der­di.
İs­lâm mür­şit­le­riy­di on­lar, mu­al­lim­di­ler, kur­ray­dı­lar.
Suf­fe­li­ler­di on­lar.
Sü­rek­li bir ge­lir­le­ri yok­tu.

Zar zor ge­çi­nir, ba­zen bir iki gün yi­ye­cek bu­la­maz­lar, na­maz­da ayak­ta du­ra­ma­ya­cak ha­le ge­lir, ye­re dü­şer­ler­di.

Efen­di­miz s.a.v.’e bir he­di­ye gel­di­ğin­de he­men Suf­fe­li­le­ri ça­ğı­rır, ge­len­le­ri on­lar­la pay­la­şır­dı. Ken­di­le­ri­ne ve­ri­len, ge­len dı­şın­da kim­se­den bir şey is­te­mez­ler­di. Bel­ki ço­ğun­luk­la bi­lin­mez­di hal­le­ri.

İş­te bu sı­ra­da, söz­süz ve ta­kat­siz ka­lın­dık­ta Hak dev­re­ye gi­rer, söz olur­du. İh­ti­ya­cı­nı hal­ka du­yur­mak­tan çe­ki­nen­ler için Hak Tea­lâ bu­yu­rur­du:
“Sa­da­ka­la­rı­nı­zı, ken­di­le­ri­ni Al­lah yo­lu­na ada­mış, yer­yü­zün­de do­la­şa­ma­yan­la­ra, ha­yâ­la­rın­dan do­la­yı ken­di­le­ri­ni ta­nı­ma­yan­la­rın zen­gin san­dık­la­rı yok­sul­la­ra ve­rin. On­la­rı yüz­le­rin­den ta­nır­sın. İn­san­lar­dan yüz­süz­lük edip de bir şey is­te­mez­ler. Sarf et­ti­ği­niz her hay­rı Al­lah el­bet­te bi­lir.” (Ba­ka­ra, 273)

Ve Efen­di­miz s.a.v. bu­yur­muş­lar­dır:
“Ha­ni o sa­da­ka için ka­pı ka­pı do­la­şıp, hal­kın ken­di­si­ne bir iki lok­ma, bir iki hur­ma ver­di­ği di­len­ci sı­nı­fı yok mu? Bun­lar düş­kün de­ğil­dir.
Bel­ki ger­çek düş­kün, ken­di­ni ge­çin­di­re­cek ma­lı ol­ma­yan ve ken­di­si­ne sa­da­ka ver­mek için halk ta­ra­fın­dan muh­taç­lı­ğı bi­lin­me­yen, ken­di­si de kal­kıp halk­tan sa­da­ka is­te­me­yen if­fet­li, ne­zih kim­se­dir.”
Bir tek Hak bi­lir hal­le­ri­ni.
O’ndan is­ter, O’na da­ya­nır­lar.
O’na arz eder­ler de hal­le­ri­ni,
Hak bil­di­rir on­la­rın hal­ka hal­le­ri­ni.

Kim İçin?

Yal­nız Al­lah için yap­mak ve ya­pı­la­nı müm­kün mer­te­be giz­le­mek ne ka­dar övül­müş­se, gös­te­riş için yap­mak ve ri­ya­kâr­lık da o den­li ke­rih gö­rül­müş­tür.

Sa­ha­bi­ler­den bi­ri Efen­di­miz s.a.v.’e sor­du:
– Kur­tu­luş ne­re­de­dir, ne­de­dir?

Efen­di­miz s.a.v. ce­vap ver­di:
– Yap­tı­ğı amel ile in­san­la­ra gös­te­riş et­me­mek­te­dir.
Ve yi­ne ar­ka­daş­la­rıy­la yap­tı­ğı bir soh­bet es­na­sın­da bu­yur­du:
– Si­zin için en çok kork­tu­ğum şey kü­çük şirk­tir.

Ar­ka­daş­la­rı me­rak­la sor­du­lar:
– Kü­çük şirk ne­dir ey Al­lah’ın Ra­su­lü?

Bu­yur­du ki:
– Kü­çük şirk ri­ya­dır. Al­lah Tea­lâ her­ke­si ame­li­ne gö­re mü­kâ­fat­lan­dı­ra­ca­ğı kı­ya­met gü­nü ri­ya­kâr­la­ra: “Dün­ya­da ki­me gös­te­riş yap­mış ise­niz gi­din ba­kın, on­la­rın si­ze vereceği bir mü­kâ­fat var mı?” bu­yu­ra­cak­tır..

Ve yap­tık­la­rı amel kar­şı­lı­ğın­da in­san­lar­dan bir kar­şı­lık, yar­dım ya da övün­me bek­le­yen­le­re ağır bir ih­tar ge­li­yor. Ne­bi s.a.v. bu­yur­du­lar:
“Kı­ya­met gü­nü Al­lah Tea­lâ ri­ya­kâr­la­ra bu­yu­ra­cak ki: Si­ze alış­ve­riş­te ko­lay­lık gös­te­ril­me­di mi? Si­ze, siz se­lam ver­me­den se­lam ve­ril­me­di mi? İh­ti­ya­cı­nız gi­de­ril­me­di mi? Siz mü­kâ­fa­tı­nı­zı al­dı­nız, si­ze ecir yok!”

Ve yi­ne bu­yur­du­lar:
“Kı­ya­met gü­nü iş güç­leş­ti­ği za­man erkek kadın her mü­min Rab­bi­nin aza­me­ti­ne sec­de eder. Yal­nız dün­ya­da hal­ka gös­te­riş yap­mak için sec­de eden­ler sec­de­siz ka­lır­lar. Ger­çi o ri­ya­kâr­lar da sec­de et­me­ye ça­lı­şır­lar, fa­kat eği­lip sec­de ede­mez­ler.”

. . .
Gön­lü­ne bak, gön­lü­nü yok­la, gön­lü­ne sor… Ni­çin, kim için? Bek­len­tim ne­dir?
Rı­za, rı­za, rı­za di­ye­bil­mek dua­sıy­la.. Bir fe­rah­lık var­dır, ge­lir:
Sa­ha­be­den bi­ri Ne­bi s.a.v.’e sor­du:
– Ey Al­lah’ın Ra­su­lü, ben ame­li­mi giz­li ya­pa­rım, du­yul­ma­sı­nı is­te­mem. Fa­kat du­yu­lur. Du­yu­lun­ca da se­vi­ni­rim. Ne bu­yu­rur­su­nuz?
Ne­bi s.a.v. ce­vap­la­dı:
– Se­nin için iki kar­şı­lık var­dır. Bi­ri ame­li­nin, di­ğe­ri de du­yul­ma­sı­nın mü­kâ­fa­tı­dır.
Ay­na­da bir an gü­zel gö­rü­ne­bil­mek adı­na ebe­di gü­zel­li­ği­mi­zi kay­bet­mek ne acı. Ay­na­lar­da kay­bo­lur, akar gi­der her gü­zel­lik.

Al­lah yap­tık­la­rı­mız­dan ha­ber­dar­dır. Ne­yi, ne için, kim için yap­tı­ğı­mız­dan da.

Gön­lüm, sen ne der­sin bu işe?

Karıncanın Ayak Seslerinden
Şed­dad b. Evs r.a. bir gün Ne­bi s.a.v.’i ağ­lar va­zi­yet­te gör­dü. Sor­du:
– Ne ol­du ya Ra­su­lal­lah, ni­çin ağ­lı­yor­su­nuz? Ne­bi s.a.v. bu­yur­du:
– Üm­me­tim için ağ­lı­yo­rum. On­la­rın şir­ke düş­me­sin­den kor­ku­yo­rum. Ger­çi üm­me­tim pu­ta, aya, ta­şa tap­maz­lar. An­cak on­lar amel­le­ri ile ri­ya eder­ler. Ya­ni in­san­la­ra gös­te­riş ya­par­lar. Amel­le­ri yal­nız Al­lah için de­ğil­dir. İn­san­la­ra her­han­gi bir dün­ya­lı­ğı he­def­le­ye­rek iba­det eder­ler. Ve Efen­di­miz s.a.v. ka­rın­ca­nın ayak ses­le­rin­den da­ha giz­li ola­rak ta­rif edi­yor­lar.

Ve bir kud­sî ha­dis­le­rin­de bu­yu­ru­yor­lar:
“Al­lah Tea­lâ bu­yu­rur: Be­nim için bir amel iş­le­yip baş­ka­sı­nı bu­na or­tak eden kim­se­nin bu ame­li ta­ma­men ken­di­si için­dir. Ben bu amel­den uza­ğım. Bu or­tak­lık­tan en uzak, en müs­tağ­ni ola­nım.”

. . .
Ri­ya, gös­te­riş ne ka­dar kor­ku­tu­yor­sa, yal­nız Al­lah’ı mu­rat et­mek de o den­li müj­de­li…
Mak­su­du­muz sen­sin ya İlâ­hi! Mat­lu­bu­muz sen. Di­li­miz bu zik­ri söy­ler. Gön­lü­müz doğ­ru­lar bir gün. Dua­mız bu­dur.

Huşu Kalptedir

Efen­di­miz s.a.v. bu­yur­du­lar:
“Her kim iş­le­di­ği bir hay­rı dün­ya­lık ge­le­ce­ği için hal­ka du­yu­rur­sa, Al­lah onun giz­li iş­le­ri­ni du­yu­rur. Her kim de iş­le­di­ği hay­rı gös­te­rir, ri­ya­kâr­lık eder­se Al­lah da onun ri­ya­kâr­lı­ğı­nı teş­hir eder, gös­te­rir.”

Ada­mın bi­ri İbn Mes’ud r.a.’a şöy­le de­di:
– Ben ge­ce Ba­ka­ra Su­re­si’ni oku­dum.
İbn Mes’ud r.a.
– İş­te, oku­du­ğun­dan na­si­bin bu­dur, de­di.
Hz. Ömer r.a. boy­nu­nu bük­müş bir ada­mı gö­rün­ce onu şöy­le uyar­dı:
– Ey eğik baş­lı, ba­şı­nı kal­dır!
Hu­şu bo­yun bük­mek­te de­ğil, kalp­te­dir.

O’nun Yanında Saklı

Ge­ce sim­si­yah ör­tü­süy­le ört­tü­ğün­de üze­ri­mi­zi, ki­mi­le­ri uy­ku­da, ki­mi­le­ri fi­kir­de, ki­mi­le­ri zi­kir­de­dir.

Ki­mi­le­ri­nin ise gü­na­hı­na ör­tü olur ge­ce­ler. Ya­ra­dan ta­nık­tır bir tek, ge­ce­ler kim­ler ne­ler iş­ler?

On­dan­dır ki Efen­di­miz s.a.v. bu­yur­du­lar:
“Üm­me­ti­min hep­si af­fo­lun­muş­tur. Yal­nız açık gü­nah­kâr­lar de­ğil. Bu gü­nah­kâr de­li­ler­den öy­le­le­ri var­dır ki, ki­şi ge­ce­le­yin bir gü­nah iş­ler son­ra, şöy­le şöy­le bir iş iş­le­dim, di­ye­rek du­yu­rur. Hal­bu­ki Rab­bi onun bu gü­na­hı­nı gör­mez­den gel­miş­ti. Fa­kat bu de­li Al­lah’ın ört­tü­ğü per­de­yi aça­rak sa­bah­lı­yor, fıs­kı­nı gös­te­ri­yor.”

Rab­bim son­suz rah­me­tiy­le ka­ran­lık ge­ce­ler­de yal­nız ken­di­si­nin bil­di­ği ha­ta­la­rı­mı­zı, gü­nah­la­rı­mı­zı sak­lı­yor, aç­mı­yor biz aç­ma­dık­ça.

Ya yal­nız O’nun bil­di­ği zi­kir­le­ri­miz, şü­kür­le­ri­miz…

Efen­di­miz s.a.v. giz­li zi­kir için: “Baş­ka­la­rı­nın duy­ma­dı­ğı ses­siz zi­kir ses­li zi­kir­den yet­miş kat üs­tün­dür.” bu­yur­muş, bu zik­rin Al­lah ile ku­lu ara­sın­da bir sır ol­du­ğu­nu, onu me­lek­le­rin da­hi bil­me­di­ği­ni, mü­kâ­fa­tı­nın da yi­ne Al­lah Tea­lâ’nın ya­nın­da sak­lı ol­du­ğu­nu bi­ze ha­ber ver­miş­ler­dir..

Arş’ın göl­ge­sin­den baş­ka bir göl­ge­nin kal­ma­dı­ğı deh­şet gü­nün­de Al­lah’ın göl­ge­sin­de göl­ge­le­ne­cek­le­ri an­la­tır­ken de, bir ri­va­ye­te gö­re ye­din­ci sı­ra­da şu ki­şi­yi vas­fe­di­yor:
– O, ten­ha­lar­da dil­le ya da kal­ben Al­lah Tea­lâ’yı zik­re­dip de gö­zü do­lup ta­şan ki­şi­dir.

Seher Vakitlerinde
“On­lar Rab­le­ri için sec­de ve kı­yam­la ge­ce­ler­ler.” (Fur­kan, 64)

Ge­ce­ler­de sak­lı sec­de­ler, kı­yam­lar… Tüm göz­ler­den uzak… Bi­len­le­rin bil­me­sin­den ırak…

Ge­ce­nin ıs­sız­lı­ğın­da O’nun­la do­lup taş­mak… El ayak çe­kil­dik­te O’nun elin­de ol­du­ğu­nu duy­mak, his­set­mek bel­ki hiç duy­ma­dı­ğı­mız ka­dar…

Ne­bi s.a.v. ge­ce na­ma­zı için de­miş­tir ki:
– Onun gü­zel­li­ği­ni ve uzun­lu­ğu­nu sor­ma­yın.
Ge­ce vak­ti olun­ca hüc­re-i saa­det­le­rin­de na­maz kı­lar­lar­dı. Hüc­re­nin du­va­rı al­çak ol­du­ğu için in­san­lar na­maz kıl­dı­ğı­nı gör­dü­ler. Ba­zı­la­rı na­ma­za du­rup ken­di­si­ne uy­du­lar, ta­bi ol­du­lar. Sa­bah olun­ca da bu yap­tık­la­rı­nı Ne­bi s.a.v.’e arz et­ti­ler.

Er­te­si ge­ce tek­rar na­ma­za kalk­tı. Yi­ne ba­zı ki­şi­ler ken­di­si­ne uya­rak ge­ce na­ma­zı kıl­dı­lar. Bu iş iki ya da üç ge­ce sür­dü. Son­ra­ki ge­ce Ne­bi s.a.v. evin­de otur­du ve na­ma­za çık­ma­dı.
Sa­bah olun­ca se­be­bi­ni sor­du­lar. Ne­bi s.a.v. bu­yur­du:
– Ge­ce na­ma­zı si­ze farz ola­cak di­ye kork­tum.

Son­ra şöy­le de­di:
– Yap­tı­ğı­nı­zı gör­dü­ğüm bu işi be­ğen­dim. Ama yi­ne de bu na­fi­le na­ma­zı evi­niz­de kı­lın. Zi­ra na­ma­zın ef­da­li in­sa­nın ken­di evin­de kıl­dı­ğı na­maz­dır. Fa­kat farz na­maz baş­ka… Onu mes­cit­te ce­ma­at­le kıl­mak ef­dal­dir.

Ve bu­yur­du­lar:

“Ge­ce­nin son çey­re­ği kal­dı­ğın­da, Rab­bi­miz key­fi­ye­ti biz­ce meç­hul bir hal­de dün­ya se­ma­sı­na te­cel­li ede­rek bu­yu­rur­lar ki:
‘Ha­ni ba­na kim du­a eder, du­ası­na ica­bet ede­yim!’
‘Ben­den kim bir şey is­ter, ona is­te­di­ği­ni ve­re­yim.’
‘Ben­den kim af di­ler, onu af­fe­de­yim.’ ”

. . .
Ceb­ra­il a.s. “Arş tit­rer.” di­yor se­her va­kit­le­rin­de. Sen­den is­te­sek, sa­na ya­kar­sak, se­ni bil­sek o va­kit­ler­de.
Ge­ce bi­le uy­ku­da ol­sa, sen duy­san, ‘bu­yur ey ku­lum’ de­sen.
“On­lar ge­ce­le­yin ya­tak­la­rın­dan kal­kar­lar, kor­ku ve ümit için­de Rab­le­ri­ne du­a eder­ler ve ken­di­le­ri­ne ver­di­ği­miz rızk­lar­dan hay­ra har­car­lar.” (Sec­de, 16)

Sadaka Taşları
İki met­re boy­la­rın­da mer­mer bir sü­tun. Üs­tün­de bir çu­kur var.
Bu çu­ku­ra ha­li vak­ti ye­rin­de bir adam al­dı­ğı ne­fe­sin şük­rü­nü eda eder­ce­si­ne sa­da­ka­sı­nı bı­ra­kı­yor. Bir baş­ka­sı ge­lip; “Al­la­hım sen­den bi­li­rim. Ve­si­le olan­dan ra­zı ol..” dua­sıy­la ih­ti­ya­cı ka­da­rı­nı alı­yor. Ve­ren ver­me­nin gu­ru­run­dan uzak. Alan al­ma­nın ezik­li­ğin­den uzak.
O mer­mer taş­lar mer­ha­me­ti fı­sıl­dı­yor. Te­va­zu­yu, ne­za­ke­ti…

“On­la­rın yap­mış ol­duk­la­rı amel­le­re mü­kâ­fat ola­rak göz ay­dın­lı­ğın­dan ne­le­rin giz­len­mek­te ol­du­ğu­nu şim­di hiç­bir kim­se bi­le­mez.” (Sec­de, 17)

Semerkand Dergisi

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

İslami Bloguma Hoş Geldiniz

HOŞGELDİN:)

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro
İngilizce Almanca Türkçe Sözlük
Kelime:
Sözlük:
© www.sozluk.web.tr